Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Yol Olur Umut! – Çeliğin Güncesi 4

Uyanır uyanmaz saatine baktı.Tam dört saat uyumuştu.Sızlayan boynunu eliyle ovdu ve bu sızıların müsebbibi o işkence gecelerine bir daha küfretti.Yanındaki adam: -Efendim kardeş bir şey mi dedin?diye sordu.

Vaiz Adıgüzel

-24 numara dedi bilet satıcısı, çukura kaçmış gözlerini yüzüne dikerek ve bileti uzattı. Rahatsız ediciydi bakışları. Hiç sevmemişti bu adamın tavırlarını. “Muhbir gibi..” dedi içinden. Sonra evden ayrıldığından beri ne çok insandan şüphelendiğini fark etti ve güldü bu haline.

Otobüsün hareket saatine dek tam dokuz sigara 6 çay içmişti. Heyecanını ve o anlaşılmaz,önüne geçilmez tedirginliği yenemiyordu. Nihayet saat sekiz ve hareket vakti… Koltuğa oturur oturmaz ne çok yorulduğunu fark etti. Arkasına yaslanıp, dışarıda vedalaşan insanları izlemeye koyuldu. Küçük bir çocuk babasının kucağından inmek istemiyor ve ağlıyordu. Annesi çocuğu koparırcasına çekip aldı babasından. Çocuğun annesini döver gibi halleri komik geldi ona bir an. Genç bir adam yaşlı bir kadını muavine emanet ederken muavinin cebine bir paket sigara sıkıştırıyordu bir yandan da. Uzun siyah saçlı bir kadın sarıldığı adamdan bir türlü ayrılamıyor ayrıldıkça tekrar sarılıyordu. “Aşk” diye fısıldadı ve içine bir sıkıntı oturduğunu fark etti bunu söylerken. Edirne otogarından ayrılırken ki sıkıntının aynısıydı.Belki de o böyle sarılamadığı içindi.Birden muavin içeri girdi ve “On dakika sonra hareket!” dedi ve indi otobüsten. Bu bir sigara daha içebileceği anlamına geliyordu. Sırt çantasını koltuğa bırakıp aşağı indi. Sigarasını derin derin çekerken volta attığını fark etti. Hala voltasız sigara içmeye alışamamıştı. Birden aklına,yolculuk için bir yastığının olmadığı geldi aklına ve koşarak bir dükkandan,yolculara satılan küçük yastıklardan bir tane aldı ve yine koşarak otobüse döndü. Yanındaki koltuğa orta yaşlı, kısa boylu, tıknaz bir adam oturmuştu. Başıyla selam verip, adamın yere değmeyen kalın kısa bacaklarına sürtünerek yerine oturdu. Cam ile başı arasına yastığını koyarak dinlenmeye çalıştı.

……..

Uyanır uyanmaz saatine baktı. Tam dört saat uyumuştu. Sızlayan boynunu eliyle ovdu ve bu sızıların müsebbibi o işkence gecelerine bir daha küfretti. Yanındaki adam:

-Efendim kardeş bir şey mi dedin? diye sordu.
-Yok hayır size demedim.
-Yolculuk nereye?
-……..
-Ben Adana gidiyorum.
-Diyarbakır….
-Öğrencisin galiba? Tatil de değil hayırdır niye gidiyorsun?
-Babam hasta.
-Geçmiş olsun.
-Sağol.

Yolculuklarda en sevmediği şey, yol bitsin zaman geçsin diye yapılan zoraki sohbetlerdi ve bu adam susmuyordu. Yeniden uyur gibi yapmaktan başka çare de yoktu. Kısa bir süre sonra muavin, mola verileceği anonsunu yaptı. İşte bu güzel haberdi çünkü bu en az iki sigara içebilmek demekti. Bahar akşamı serinliğinde yaktı sigarasını ve yine volta atmaya başladı.Yanında oturan adam sigarasını yakmış ona doğru geliyordu.

-Şimdiki otobüsler çok rahat. Allah devletimizden razı olsun.
-Devlet mi? Neden devletten?
-Ee devlet güçlüyse halk güçlü ve zengin olur.
-Devletin bu firmalardan ne kadar vergi aldığını ve aslında bu araçların vergisiz daha ucuz olduğunu, o vergiler olmasa daha ucuza seyahat edebileceğini bilmiyor musun?
-Vergi almayan devlet mi var? Halimize bin şükür! Esas bu otobüsleri yakan o teröristler yüzünden her şey çok pahalı.

Bir an adamın gırtlağına sarılası gelmiş ama bir sigara daha yakarak sakinleşmeyi denemeyi tercih etmişti. Adam ha bire konuşuyor ve sürekli her cümlesini “terör” le bitiriyordu. Tam bir sigara daha yakacaktı aracın hareket etme vaktinin geldiği anonsu yapıldı.

……

Uyandığında yanındaki adam inmişti ve otobüs kurak bir ovanın dümdüz yolunda hızla ilerliyordu. Birden çalan müziğe kulak verdi istemsiz gülümsedi. En sevdiği Ciwan Haco şarkısı çalıyordu: “Brindar kirim Xerîbîyê…”

Doğrulup oturdu müziğin eşsiz güzelliğine eşlik eden uçsuz bucaksız ovanın yeni yeşillenen tarlalarını izlemeye başladı. Yolculuk boyunca ağlayan o bebeğin müziği duyulmaz hale getiren çığlığıyla birlikte,muavinin: “Herkese geçmiş olsun” cümlesini aynı anda duydu.

…….

Karlıova’nın on, on beş haneli bu köyünün taş ve kerpiçten yapılma evinin karanlık odasında geçen gecenin sabahında köpek sesleriyle uyandı. Yola çıktıklarında güneş henüz doğmuştu. Dağların serin ve tarifsiz güzellikteki bahar kokusunu içine çekerken “Yurdum benim şah damarım!” diye mırıldandı. Hemen arkasında yürüyen kadın arkadaşı: “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin!” diyordu aynı anda.

……….

O toz bulutu ve çeliğin amansız sesi arasında başını kaldırıp akan dereye baktı. Kanayan yarasından daha hızlı ve coşkun akıyordu çünkü baharda böyle akardı dereler ve bir toprağı bunca sevmek böyle kanamayı gerektirirdi. Yanına yöresine dağılmış arkadaşlarının cansız bedenlerine baktı tek tek. “Pusatsız, duldasız, üryan…” dedi son nefesinden önceki takatiyle. Ve çeliksiz ve mezarsız ve ihanetin kucağında,ülkenin en güzel mevsiminde ve ömrünün en güzel çağında son nefesini ülkesinde ilkbahara teslim etti.

Ülkenin bölünmez bütünlüğünün tam orta yerinde uzandı cansız, upuzun ve incecik.

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.