Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Kaçış

-Dur bir dakika. Ne dedin sen? Beni de kaybetmek mi? - Ne olur anla beni bu aynayı satmaktan başka çarem kalmadı. Kimse benim gibi pasaklı bir adama iş vermiyor. Yazdığım hiçbir öyküyü basmıyorlar. Cebimde ekmek alacak param bile kalmadı. Kimseler bilmiyor. Çok düşündüm. Tek kıymetli eşyam annemden  kalma bu boy aynası.

Nazif Çiftçi

Eninde sonunda içerisinde yok olup gideceği bu insan akışkanlığında artık birinin kendisine dokunmasını arzuluyordu. Aksi taktirde ruhu her an bedeninin katili olabilirdi. Bu kadar aşağılık bir haldeyken bile kendilerine dahi zerre faydası olmayan şu insan diye tanımlanan tanrı kırıntılarından medet umuyor olma halinden utandı. Soğuk kar rüzgarı anlının açıklığına balyoz gibi darbeler indirirken, düğmeleri kopuk uzun siyah renkli montuna daha sıkı sarınıyordu. Birazdan kendisini şu buz kesiği soğuktan kurtaracak olan odasına varacaktı. Odası kendisini en güvende hissettiği yerdi. Orada olma hali yaşamda olduğuna dair en büyük alametti. Fakat bu sefer her zamanki gibi büyük bir istekle orada olmayı düşlemiyordu. Çünkü henüz almış olduğu kararını arkadaşına nasıl anlatacağından emin değildi ve bu belirsizlik adımlarının kaygılarını arttırıyordu. Rüzgar aklındaki bu düşünceyi seviştiği adamın sırtını tırnaklayan kadının hazzıyla tatlı bir acı veriyordu bedenine. Bu acı sürüp gitmemiş ve sonunda evine varabilmişti. Kapıdan içeriye girerken başı önünde elleri montunun cebindeki son parasını avuçlamış halde sandalyeye oturdu. Az sonra karşı karşıya geleceği arkadaşıyla söze nasıl başlayacağını düşünüyordu. Henüz annesinden kalma güzelim ama biraz eskimiş boy aynasının karşısında değildi. Kendini buna hazır hissetmiyordu. Oturup her şeyi yeniden en başında beri düşünmek istedi ama buna vakti yoktu. Ellerini cebinden çıkardı sandalyeden ayağa kalkıp kararlı bir şekilde aynaya doğru yürüdü. Son anda durup sandalyeye geri döndü. İçinde büyük bir endişe ve korku vardı. İçindeki hüznün en iyi bu endişe ve korkuyla gizleyebileceğini düşündü. Fakat her seferinde kendini kartallar gibi parçalayan bu duygunun pençesinde buluyordu. Yine aynı şey olmuştu işte. Ama bu sefer hüzne paralel bir öfke de vardı içinde.  Evet müthiş bir öfkeydi. Sonunda söze nasıl gireceğini bulmuştu. Hazırdı. Bir kez daha kendini toparlayıp sandalyeden ve masadan uzaklaşıp aynaya doğru yürümeye başladı. İşte karşısındaydı artık.

-Nefret ediyorum senden.

-Ben de senden iğreniyorum.

-Sen hangi hakla bana hakaret etme cüretini gösterebiliyorsun?

-Asıl sen hangi hakla karşıma geçip ukalalık yapıyorsun?

-Peki tamam sakin olalım.

-Sakin olabilmem için senin karşımdan yıkılıp gitmen gerekiyor.

-Sus artık! Sus diyorum sana!

-Öyle karşıma geçip bağırmakla beni susturabileceğini zannediyorsan yanılıyorsun. Eğer ben susarsam bu senin için daha büyük bir felaket olur sevgili dostum.

-Ben senin dostun falan değilim. Sadece sana acıdığım için bazen kapını çalıyorum hepsi bu.

-Ha ha ha bana acıdığın için mi? İnan hiç güleceğim yoktu. Kimsin sen? İsa’nın oniki havarisinden biri misin yoksa Prometheus’a acıyan Okeanos kızlarından mısın?

-Şu kibre bakar mısın senin neren İsa’ya ya da Prometheus’a benziyor ki?

-Ben benzemiyorum sevgili dostum. Sen bu insanlara acıyanlara benziyorsun. Hem de acıdığın bu insanların kendisi olduğun halde.

-Ne saçmalayıp durduğun umurumda değil. Eğer o geveze çeneni kapatırsan seninle dertleşmeye geldim.

-Aman efendim ne kadarda büyük bir lütuf. Bir merhaba bile demeden üstelik hakaretlerle dolu bir selamlaşmadan sonra bu dertleşme retoriği beni çok duygulandırdı doğrusu.

-Beni dinlemek istemiyor musun yoksa?

-Böyle bir şansım var mı sence?

-Öyleyse sus ve dinle.

-Benim susmam için senin konuşman gerekiyor sevgili dostum.

-İzin verirsen eğer sana bağırmak çağırmak küfür etmek, yüzüne tükürmek bu dünyanın en iğrenç yaratığı olduğunu söylemek istiyorum.

-Gayet tabi istediğini yapabilirsin. Ama ardından tekrar karşıma geçip özür dilemeni ve benim bu dünya müsveddeleri içindeki en naif yürekli insan olduğumu söylemeni istemiyorum. Eğer söyleyeceksen bile rica ediyorum bu sefer daha güzel iltifatlar olsun. Hep aynı şeylerden sıkıldım.

-Dalga geçme lütfen ne yapacağımı bilemiyorum. Gücüm bir tek sana yetiyor. Fakat bu böyle devam ederse senide kaybetmek zorunda kalacağım.

-Dur bir dakika. Ne dedin sen? Beni de kaybetmek mi?

– Ne olur anla beni bu aynayı satmaktan başka çarem kalmadı. Kimse benim gibi pasaklı bir adama iş vermiyor. Yazdığım hiçbir öyküyü basmıyorlar. Cebimde ekmek alacak param bile kalmadı. Kimseler bilmiyor. Çok düşündüm. Tek kıymetli eşyam annemden  kalma bu boy aynası.

-Hayır hayır. Bunu bana yapamazsın ben senin en iyi dostunum. Hadi bana bağır çağır, küfür et, yüzüme tükür. Gıkımı dahi çıkarmam. Kur’an billah aşkına çıt demem.

-Beni anlamanı istiyorum. Bu kahrolası aynanın tek kıymetli yanı annemin yadigarı olması yoksa bir boka yaradığı yok. Asıl kahrım senden ayrılacağım gerçeği. Üstelik seninle tekrar buluşabileceğimiz  başka bir aynayı alabilecek kadar paramın olacağı da meçhul. Kim bilir belki de bir miktar para bulur yeni bir boy aynası alıp seninle buluşuruz.

-İstersen hemen karar verme. Yeni bir yıla giriyoruz belki Noel Baba bize bu gece güzel bir hediye bırakır ne dersin?

-Ben bu hikayelere çocukken bile inanmıyordum. Hem o mitolojinin bütün iyi kalpli amcaları kurban olsun şeytana. En azından bizi boşa heveslere kaptırmak yerine “alın size acı ve keder” diyordu. Tabi tüm bunları bir haz ve istençle sunuyordu bize. Ama biz iyi ve günahsız olanın peşinden gideceğiz diye kendimizi paralayıp durduk. Peki ne oldu? İsa’yı kurtarabildik mi çarmıhtan? Promethus’u zincirlerinden? Hallacı Mansur’u katledilmekten? Spartaküs’ü ölümden? Havva’yı o elmayı yemekten? Söylesene hangisini kurtardık? Hepsine gücümüz yetmedi diyelim. Peki ya kendimizi kurtarabildik mi? Ama ben başaracağım. Kendimi, önce iyi olmanın ve günahsız yaşamanın pençesinden ardından kendimden kurtaracağım. Bütün insanların önem atfettiği tüm aşşalık değerlerin ve normların ötesindeki kendime sonsuz okyanuslarda yelkenli bir gemiyle yola çıkacağım. Öyle Nuh gibi yapıp herkesi almayacağım o gemiye. Bir tek ben. Sadece ben. Yalnızca ben. Bir daha aynı çarkın dönemsine ve aynı cefanın, aşağılanmanın, yoksulluğun ve kimsesizliğin, savaşın, ölümün, tanrının ve şeytanın yeniden türemesine izin vermeyeceğim. O yüzden sakın bana engel olmaya çalışma. İlk olarak senden ve bu değersiz aynadan kurtulup kendime büyük bir ziyafet çekeceğim. Ardından güzel bir şarap içtikten sonra bir fahişeyle yatacağım.

– Demek artık kararını verdin öyle mi? Anladım ki yapabileceğim hiçbir şey yok. Fakat madem kalan hayatına bensiz devam etmek istiyorsun şunu bilmeni isterim ki bütün suçu mitolojinin iyi kalpli amcalarında ve tanrılarında arama. Suç insanın felsefesizliğindedir. İyinin ve kötünün savaşımındaki basiretsizliğinden, cesaretsizliğindendir. Suç senin şu an ki kaçışındadır. Suç senin bir siperde olmaktansa bir fahişenin koynunda olma isteğindedir. Şimdi yıkıl karşımdan.

Aynadaki yansımasının bu son sözlerinden sonra masadan aldığı vazoyu olanca gücüyle aynaya fırlattı. Cam parçacıkları çocuk bilyeleri gibi yerlere dağıldı.

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.