Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Arin Öykü’süne Kavuşsun Diye!

İçim ışıl ışıl, tıpkı Öykü'nün gözleri gibi. Sonra aklıma o küçük korkum geliyor. Ya o korkuya kanıp gelmeseydim, ya Öykü'yü ve ya bir başkasını yaşatacak o kök hücre bendeydi ise? Bu sorunun yükünü nasıl taşırdım? Sahi siz nasıl taşıyorsunuz?

Zülal Koçer

 

Her Pazar günü bu köşede bir öykü yayımlanır, okuyucusunu bulur. Kimi kurgusunu gerçeğe döker, kimi gerçeği kurgular. Hep dolaylı bir bağlantısı vardır gerçekle. Bu pazar ise ben bir “Öykü” yazmak istedim, okuyucusunu bulur ümidiyle. Kurgusu olmayan, canlı kanlı, gerçek bir Öykü…
Öykü şöyle başlıyor: Sosyal medyada bir kız çocuğunun güzel yüzünü görüyorum, biraz daha bakınca ışıl ışıl bir çift dünya güzeli göz.. Gözümü gülen bu çocuk yüzünden alıp altındaki yazıyı okuyorum; buruk bir yutkunma….

Sonra o fotoğraf lise arkadaşım tarafından telefonuma mesaj olarak geliyor. “Haber yapar mısın?”

Elbette!

Haberi yapıyor, başkalarının yapmasını sağlıyorum ama günler geçtikçe bir çare olamamanın huzursuzluğu içimde bir yerde kaşınıp duruyor. Ali Lidar’ın dizesindeki gibi; “Huzursuzum yine; İçimde elimle kaşıyamadığım bir yer kaşınıyor”. Ailesi düşüyor aklıma o gülen gözlü kızın, huzursuzłuğum anlamsızlaşıyor ama geçmiyor.

 

Sonra çalışma arkadaşım küçük gazeteci grubumuzdan bir öneri yapıyor; “Öykü Arin için bağışta bulunalım, bağışları da cezaevinde tutuklu bulunan gazeteci arkadaşlarımız adına yapalım.” Mutlanıyorum. Konuşuyoruz konu üzerine. Vardığımız sonuç, cezaevindeki arkadaşlarımızla iletişime geçmemiz gerektiği, bunun da zaman gerektirdiği, bu nedenle yapılamayacağı. Ama bağışçı olmaktan elbette vazgeçmiyoruz. Yaptıkları haberlerle gerçeği halka ulaştırmaya uğraşan fakat bu hakları da ellerinden alınan arkadaşlarımızın, cezaevindeyken kalemi olma planını bu seferlik erteliyoruz. Bu kez gülen bir çift gözün ve onun gibi pek çoğunun soluğunu sürdürmenin peşindeyiz… “Haberimizi bağışta bulunarak yapıyoruz” diyor ve gazeteciler olarak donör olmak için organize oluyoruz.

Sanıyorum öykünün diğer kısmı burada başlıyor benim için. Ben 28 yaşımda kan grubumu öğreniyorum. Evet bu şaşırtıcı hatta kiminiz için kızgınlık yaratabilecek bir durum olabilir. Ancak ben çocukluğumdan beri iğneden korkarım. Ama öyle sadece korkmak değil yani, hayatımda yalnızca bir kez kan alınmıştır ve o zaman da kan grubumu öğrenmeye dahi mecalim kalmamıştı.. Benim ki o denli bir korku.

Yıllar boyu hastane denince aklıma ilk gelen o büyük korku, bir canın kurtulma ihtimaline karşı bir an olsun aklıma gelmemişti. Tek şey vardı aklımda, o gülen gözlerin ve görmediğim pek çoğunun yaşamla bağını tekrar kurabilme ihtimali.

Yaşatabilmek.. Kutsaldı bu. Hele ki bir insanın en çaresiz anını kotarabilmşseniz, bundan büyük bir onur olamazdı, bundan büyük mutluluk…

Kök hücre bağışında bulunacağımız gün geldiğinde, Çapa’da birer ikişer bir araya gelmeye başlıyoruz gazeteci arkadaşlarımızla. O küçük korkumdan bahsetmeye gerek yok ara ara yokluyor, ben ise bununla dalga geçiyorum, gülüyoruz hep birlikte. Uzunca bir kuyrukta bekliyoruz. Sohbet ediyor, şakalaşıyor, kızıyor ve nihayetinde bedenimizde bir umut ışığı ile bekliyoruz. Bu uzunca bekleme esnasında yer yer Öykü düşüyor aklıma. Elbette hepimizin aklında. Diğerleri ne düşündü bilmem ancak ben Öykü’yü tutup kendi yaşıma getiriyorum. Okula başlıyor, okul koridorlarına cıvıl cıvıl sesini bırakıyor. Çok seveceği ve oynadıkça mutluluğuna bin kattığı yeni yeni oyunlar öğreniyor. Yakın arkadaşı ile gülüyor, eğleniyor, kavga ediyor, bazen küsüyor. Öğretmeninin sorusu karşısında, yüreğinde parmağını havaya kaldırmanın heyecanını taşıyor. Çocukluk aşkı da oluyor Öykü’nün, hepimiz gibi! Gülüyor O’nu gördüğünde, hep de aklında tutacak sonraları. Bluğ çağında bir Öykü duruyor sonra karşımda. Gözlerindeki ışıltıya bir de hırçınlık eklenmiş, bir de kaygılar. Ama çok sürmüyor başka başka duyguları tadıyor öğreniyor. 3 bucuk yaşındayken kafasından geçen yüzlerce sorunun belki birkaçı yanıtlanıyor, ama o yeni eklenen soruların peşine düşüyor. İlk gençliğini yaşıyor olağanca yoğunluğu ile. Hayalleri o kadar güzel, o kadar dünyaya sığmaz… Belki insanlara en çaresiz anlarında çare olmanın düşünde, belki bir yeteneği ile başka dünyalar yaratmanın peşinde. Yahut sadece şu yeryüzünü paylaşmanın insani duygusunda, nefes alabiliyor olmanın mutluluğunda, dikiliyor karşıma, en genç, en yaşanılası zamanları ile.

 

Nedense sonra, bir amfide yanımda sıra arkadaşım oluyor, bana Öykü’sünü anlatıyor. İçim ışıl ışıl, tıpkı Öykü’nün gözleri gibi. Sonra aklıma o küçük korkum geliyor. Ya o korkuya kanıp gelmeseydim, ya Öykü’yü ve ya bir başkasını yaşatacak o kök hücre bendeydi ise? Bu sorunun yükünü nasıl taşırdım?

Sahi siz nasıl taşıyorsunuz?

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.