Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Utanır Bahar

Çeliğin Güncesi -3

Vaiz Adıgüzel
…..
-Peki bu gidiş bir görev mi senin için ,yoksa daha mı iyi olacak senin için?
-Her ikisi de aslında ama en çok da benim olmayan ve bana dayatılan yaşamı yaşamaktan yorulduğum için. Bu şehir bütün yaşam enerjimi emiyor bir sülük gibi Kâmuran. Bazen yürürken dizlerim titriyor. Düşecek gibi oluyorum ki bilirsin ne çok severim yürümeyi.
– Bir yerde okudum geçenlerde. ” Bir yola yürek ve umutla düşüyorsanız,yolun sonunda sizi bekleyen ne olursa olsun bu size iyi gelir. ”
– Sen yazdın bunu değil mi?:)Neden yazdıklarını sahiplenmekten bu kadar imtina ediyorsun?Birçok insan iki kelimeyi bir araya getiremiyorken,senin bunca mütevazi olmanı anlamıyorum.
-Utanıyorum büyük sözler ediyormuşum gibi geliyor. İnsanları ürkütüyorum gibi geliyor. Ne zaman gidiyorsun?
-Tarih, gün ,saat de vereyim mi?:)
-Hayır o anlamda değil. Yani bir daha görüşecek miyiz?O anlamda…
-Elbette…Seni görmeden gider miyim hiç?
-Gitme…
-Anlamadım?
-Yani görmeden gitme demek istedim.
…..
Parmaklarını taze ve körpe bahar çimenlerine geçirmiş,dinmeyen ağrısına katlanmaya çalışıyordu. Keşke mümkün olsaydı da şu üstünde yattığı dağı titretecek bir çığlık atabilseydi. Yağmur yağsa keşke,gök gürlese,yel esse.Yarasına değecek her şey onu iyi hissettirebilirdi. Yüzünü gömdüğü taze çimenlerin kokusu…Ah ne müthiş ne muazzam bir koku. Uzun zaman olmuştu ruhuna işleyen bir koku duymayalı. Gözlerini araladı kendini zorlayarak. Buğulu bir görüntü içinde hafif hafif salınan papatyaya dikti gözlerini. “Ne güzel şeysin sen.Yakınıma gelebilsen de koklasam seni biraz.”diye mırıldandı. Papatyaya doğru sürünmek için topladı gücünü ama ne mümkün. Ayak parmaklarından saç tellerine kadar uzanan ağrı buna izin vermiyordu.
“Mümkün olsaydı da böyle gitmeseydin.Veda etmek kime kolay gelir ki?Seni anlıyorum ana yine de görmek isterdim seni.Ardında bıraktığın mektubu okurken ağladım biraz, itiraf edeyim. Görsen çok kızardın biliyorum ama ağlamasam aklımı yitirebilirdim içimde biriken özlemden sebep.Bu mektup sana ulaşır mı bilmiyorum ama okuyan birilerinde birikecek sözlerim. Bu da güzel. Seni hasretin en yoğun haliyle kucaklıyor ve özür diliyorum geride kaldığım için. Bir gün görebilirsem seni,mektubun içine iliştirdiğin papatyayı sana uzatmak ve kalkarken masada unuttuğun çakmakla yakacağımız sigarayı birlikte içmek isterim.
Böyle yazmıştı Kâmuran son mektubunda.
….
Parçalanmış kemik ağrısı mı bu?Yırtılan etin sızısı mı?Bir çığlık bu kadar mı imkansız?Bu kadar mı mümkün değil yarasına dokunması bir insanın. Şu kulakları yırtan çeliğin sesi kesilse bari. Kendini duyabilse insan.
Serin bir yel esti zirveden vadiye doğru.Bir iki tur atıp,boylu boyunca uzanan bedeninin etrafında,en sonunda kaldırıp onu bulutlarla es bir yüksekliğe taşıdı. Yukardan hayran hayran baharın rengarenk suretini izliyor,gülümsüyordu. Dört nala koşan yılkı atlarına baktı hayran hayran.Uçmak ne güzel şeydi.Rüzgara seslendi:”Beni şu kırçıl atın sırtına bıraksan keşke. Götürse seni o şehre. Anama bir sarılma,Kâmuran’a bir veda borcum var. Usulca bindi kırçıl atın sırtına. Dört nala gidiyordu ışığa doğru. “Tanrım neden bitmiyor bu yol?Neden bir yaban atının ayaklarına direniyor zaman?”
Ensesinde soğuk çeliğin yakan sıcaklığını hissetti. “Kâmuran…Ben seni bir poşete sarılı mektubun zarfında saklıyorum. Unutma ben seni çimen kokusunda,bir papatyanın rüzgarda salınışında görüyorum her an.Haberimi aldığında,mektuba iliştirdiğim papatyayı,kendi elinle sardığın tütünü bırak başucuma ve bana,yazdığın son yazını ya da şarkını oku olur mu?”
Çelik gürledi, çimen titredi,dağ harab oldu kahrından.Boylu boyunca uzanan bedenini saran sızı dinmişti artık. Çeliğin açtığı yaranın ağrısını çelik dindirmişti yine.
Utanan baharlarla geçen ömrümüzün kıyısında son sözünü duyamadığımız papatyalar var. Biz iflah olmuyorsak bu da bir sebep.

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.