Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

GÖLGE

Celal Atış

 

Tuttular, beni kara bir kadının içine tıktılar. Sonra da karşıma geçip

‘hah’ dediler,

‘Hah’

Birgül Oğuz, HAH

Otobüs yolculuklarında yanımda uyuyan insanları hiç sevmem Sevim. İnsanın sırlarını en çok bu yolculuklarda uyurken ele verdiğini düşünürüm hep. Hayatım boyunca birçok defa otobüsle yolculuk ettim. Bu yolculuklar sırasında hiçbir zaman uyuyamadım, bu yüzden uyuyan insanları da hiç sevmedim. Uyuyan insanlar bana her zaman kendini hayattan soyutlamış, hayatın hiçbir sürprizine karşı hazırlık yapmayan, üstelik bunun olmasını da istemeyen insanlar gibi gelmiştir. Yolculuk boyunca birçok kere uyumaya çalışır, bir sağa bir sola döner, kulağıma kulaklığı takıp uyumak için müzik dinler ve tüm bu çabalarıma karşın uyuyamazken nasıl oluyor da bunun için hiç çaba harcamayan insanlar anında uyuyabiliyor diye çok düşünürüm. Üniversitedeyken bir kitapta sıkıntısı olmayan insanların kolaylıkla uyuduğunu ve bu konuda problem yaşamadığını okumuş ve buna çok şaşırmıştım. Nasıl oluyor da insan böyle olabilir. İçinizden hangisi ‘ben böyleyim’ diyebilir. Oysa her gün insanlar ölüyor, çiçekler soluyor, şarkılar tükeniyor, arabalar devriliyor, sokaklar bombalanıyorken uyuyabilmenin bu kadar kolay olduğunu düşünmek beni çok sinirlendiriyor.

Aslında diyordum ben de uyumak gerçekten insanın dış dünyadan kaçıp hiçbir etkisinin olmadığı bir dünyaya sığınmaksa ve insan yaşamadığı bütün her şey için uyuyabiliyorsa eğer, o zaman bütün uyanık insanlar yaşamak için uğraşan azınlık olmalı ve bu yüzden onları anlamaya çalışmanın da gereksiz olduğunu düşünüyor, hemen yanımda uyuyan insanlara biraz tiksintiyle bakıyor, hemen defterime sarılarak onları ne kadar sevmediğimi yazıyordum.

Tam bunları yazarken ben defterime, ıssız bir sokaktan geçiyorduk mesela ve sonra birden sokaklarda başıboş dolaşan insanlar takılıyordu aklıma. O kendi kararlarını almaktan aciz insanlar, sokağın insanları. Tıpkı uyuyan insanlar gibi tiksinti veriyordu bana onlar da. Ve o gün yanımda olmanı çok istediğim zamanlardaki gibi düşündüm bütün bunları: Sen gittiğinden beri neden sokaklar daha soğuk anlamak istediğim için bütün bunları düşündüm sonra mesela, yanımda otururken uyuyamadığım için seni daha çok sevdiğimi hatırladım ve seni düşündüm de aklıma neden bütün bu çirkinlikler, eksiklikler, belirsiz insanlar gelince hemen sen de geliyorsun diye de düşündüm tabi. İşte en çok o günlerde yanımda olmanı, bana bakıp uyumamanı ve aynı şeyleri düşünmeni benimle çok isterdim. Sonra sessiz sokaklarda el ele gezerken ki günleri hatırladım mesela. Evet, o gün yanımda olmanı çok isterdim.

Saçlarının rüzgara verdiği hüznü omuzlarıma alarak yürümeyi ve sokakta adımlayan her zerreyi ayaklarımla beraber sürmeyi isterdim çok uzaklara, yanına. İşte bu yüzden o gün yanımda olmanı çok isterdim. İlk defa on sekiz yaşındayken annemle otobüs yolculuğuna çıkmış ve bundan büyük keyif almıştım. Babamın yine uzun sürelik gidişlerinden birinde çok uzak bir şehrin çok uzak bir kasabasındaki akrabamızı ziyaret için gitmiştik, ben onların varlığından ilk defa o gün haberdar olmuştum ve bunun için uzun bir süre şaşırmıştım, o yolculukta annem hiç uyumadığımı görünce bana bunun nedenini sormuş, cevap verememiştim. Annemin çok uzak akrabasıydılar onlar ve neden böyle bir yerde oturduklarını merak etmiştim. Daha doğrusu nasıl oluyor da akraba olduğumuz halde birbirimizden o kadar uzak yerde bulunduğumuza şaşırmıştım; ama bunu anneme sormamış, daha sonra da unutmuştum. O gün bütün yolculuk boyunca gözümü kırpmamış ve otobüsün her şeyden hızla kaçışını camdan seyrederek bitirmiştim yolculuğu. Sen yanımdayken asla uyumadım, senin olduğun hiçbir yolculukta uyumadım, beraber dışarıdaki her şeyin hemen değiştiğini, ağaçların ikide bir değişip hemen ardında başka ağaçların geldiğini görmüş ve buna çok şaşırmıştık da ikimiz zamanın neden bu kadar çabuk geçtiğini anlamayıp birbirimize bakıp uzun uzun susmuştuk. Bütün bu susmalarımız boyunca dışarıyı seyrederdik ve en çok bu zamanlarda önümüzde, arkamızda ya da yanımızda uyuyan insanlardan nefret ederdik. Oysa sen yanımda olunca bunun gereksiz olduğunu düşünürdüm bazen. Siz bunu bilmezdiniz tıpkı onlar gibi. Sen de bilmezdin Sevim. Sen de böyle düşündüğümü bilmezdin, ben bunu bilmediğini düşünerek onlardan daha çok tiksinmeye başlardım. Sonra mesela içimden hepsine küfretmek geçerdi. Hepsine birden küfretmek, onları otobüsten indirmek isterdim de başın omzuma düşünce hepsini teker teker affeder, içimden onlardan özür diler; başını hafifçe okşardım. Çoğu zaman böyle olurdu ve bu yüzden yolculuk boyunca çok az sohbet ederdik. O zaman benim aklıma nasıl olduğunu ve nerden geldiğini bilmeden binlerce düşünce gelir, ben onların hiçbirine odaklanamazdım.

Sonra kendimi gecenin karanlık sessizliğine atardım hiç acımadan. Neler olacağını tahmin etmeden, nereye sürükleneceğimi bilmeden gecenin içine kaçardım seve seve. Gecenin sessizliğini anlatan kitaplardan bilirdim acımasızlığın amansız güzelliğini. Onların içine girmek, içini didik didik etmek, kurcalamak ve gecenin acımasız boşluğuna doğru yuvarlanmak için gerçek bir yol bulmalıydım, uğruna ömür vereceğim bir yol. Ama bu yolu hiçbir zaman bulamaz, bulamadığım için de yine uyuyan insanları suçlardım. Sonra yine düşüncelere kapılırdım. Mesela ıssız bir sokakta tek başımıza yürürken hayal ederdim ikimizi. Birlikte gezdiğimiz sokakların korkak ışıklarında yan yana yürürken içimden hep seni düşünerek bakardım eskimiş şehrin yüzüne. Acımasızlıklar içinde yürümek insanı kendi içine daha çok yöneltir diye düşünürdüm sonra. Sonra korkardım ama bu korkudan içten içe zevk de almaya başlardım çünkü korkunun en güzel olduğu anlardır bu anlar diye düşünürdüm.

Tüm bu birliktelikler, sigara dumanları, gece yarıları, acılar, rüyalar, kıskançlıklar, istekler, sesler, seyirciler, uyuyanlar, ağaçlar, yollar, yollar, yollar… Her şeyi düşünür, ama sonunda bunların hepsini birleştirerek seni düşünürdüm.

Anneme seslendim karanlığın içinde. Annem uyandı, etrafına yavaşça bakındı sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar başını koltuğun sert ve dik arkalığına koydu, uyudu. Anneme en çok bu anlarda kızardım. Nasıl oluyor da yol boyunca uyuyup, hiçbir şey düşünmüyordu diye hayret de ederdim sonra, yolculukta benimle neredeyse hiç ilgilenmediği için içimden anneme biraz sinirlenirdim de tabi. O anlarda kendim herhangi bir şehrin herhangi bir yerinde çıkmaz bir sokakta, tek başıma düşünür ve korkardım. Bunu ne otobüste uyuyan insanlar bilirdi, ne annem ne de sen bilirdiniz. Siz de bilmezdiniz, önemli de değildi diğer bilmediklerinizin yanında. Ama ben en çok bu zamanlarda nereye gideceğimi bilemez halde çıkmaz sokakta bir oraya bir buraya gidip gelir ve durmadan korkardım. Ama annem yine uyanmaz, sen yine duymazdın beni. Küçük bir çocuk hissederdim sonra kendimi, mesela annesini kaybetmiş ve onu arayan, nerde olduğunu bilmediği için sürekli etrafında dönüp duran küçük bir çocuk gibi hissederdim de kendimi, ne yapacağımı bilmezdim. Ve o zaman kendimi suçlu hissetmeye başlardım. Yaptıklarım ne duygularımın ne yüreğimin acısını hafifletiyordu, üstelik kullandığım bütün sözcüklerin kullanılmış anlamlarıyla yetinmeye çalışıyor, arkada bırakıyordum onlara çaresizce bağlanışlarımı, hiçbir anlama gelmeyen o sokaklarda ne yaptığımı bilmez halde gezinip duruyor, onlara sarıldığım her an içimin en kuytularında saçların acıtıyordu yüreğimi. Evet, saçların acıtıyordu o zaman yüreğimi ve ben yine de korkuyordum. Sonra aklıma beni bırakıp gidebileceğin ihtimali geliyor, daha çok korkmaya başlıyordum. Sonra mesela bu ihtimali göz önüne alıp tüm diğer ihtimaller gözümden yok olunca, ben kendimi karmaşık bir yalnızlıkta buluyordum. İşte o zaman çığlıklardan, suçlardan, yalanlardan, acımasızca üstüme gelen karanlıktan, gecenin sessizliğinden, çaresizliğimden, saçlarının yüreğimi acıtmasından, renklerden, geç kalmış hayatlardan, cehennemden, soluksuz bir düşten ve bunun gibi daha birçok şeyden korkuyor, sokaklarda yalnız dolaşmaya başlıyordum örneğin. Ama yine sokakların kara dillerinde söylenen tüm şarkıları içime çekerek, nefes almaya çalışıyor, yanımda olmadığını bile bile bütün bu olanları görmezlikten geliyor ve annemin yanına dönüyordum da annemi hala uyuyor buluyordum.

‘Vardık’ dedi annem sonra. Ben hala düşüncelerimin ortasında oradan buraya savruluyor, buraya geldiğim için şimdiden pişmanlık duyuyordum. Bir gün siz de kendinizi düşlerin kuytusunda görmeye başladığınızda güncel olandan sıyrılmaya ve kendinizi hayallerin en kirli ve en korkulu sayfalarında bulmaya başlarsınız da aklınıza gelen her şeyden korkar, bunlardan sıyrılmak için yepyeni bir dünya yaratırsınız beyninizin en kuytu yerinde ve kurduğunuz bu dünyada yalnız başınıza çaresizce yaşamaya çalışırsınız. Bir gün bana ‘Bilmekten çok daha önemlidir görmek’ demişti annem. ‘Bilmek çünkü onu kaybetmektir oysa görmek kazanmaya başlamaktır.’ demişti. O zaman bu sözü hatırlayıp bütün bu düşüncelerden sıyrıldım ve sessizce, ayağımın dibindeki bavulumu alarak annemin arkasından otobüsten indim. İnerken hatırladığım son görüntüydü saçların Sevim. Okula giderken bindiğimiz bütün arabalarda saçın arkanda savrulurdu ve ben annem yerine seni takip ettim sonra otobüsten inerken.

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.