Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Babamız!

Nazif Çiftçi-

Saçları oldukça kısa kesilmiş, uzun boyu, siyah çerçeveli gözlüğü, elinde çayı, üzerinde krem rengi yünlü kazağı, kazağın altından sadece yakası gözüken haki yeşili göleği, mavi kot pantolonu, siyah ipli spor ayakkabıları ve yüzündeki belli belirsiz ifadesiyle hoca çoktan sınıfa girmiş hazırlamış olduğu sınav kağıtlarını kendi masasından öğrenci sıralarına servis etmeye başlamıştı bile. Belki de okul dönemi başladığından beri en zor sınavıma girmiş olacaktım. O yüzden aklımdaki tek düşünce birçok öğrencide olduğu gibi hocanın nasıl sorular sorduğu düşüncesiydi. Bu düşünce aklımın içindeki birçok hemcinsi üzerinde bencilce bir hegemonya kurarken telefonum ısrarla çalmaktaydı. Dikkatimin dağılmaması için titreşimde bulunan telefonu tamamen sessize aldım. Beni arayanın ya da arayanların kimler olduğunu ve ne için aradıklarını tahmin edebiliyordum. O yüzden çok önemsemeden önüme gelen sınav kağıdıyla ilgilenmeye başladım.

Siyasal Tarih dersi ilk başta kolay bir ders olarak görülebilir. Fakat bu durum dersi veren hocaya göre değişiklik gösterir. Biz de bu değişikliğin nimetinden oldukça faydalanıyorduk. Teşekkürler hocam. İçim rahattı artık. Çünkü yeteri kadar çalışmış ve istediğim düzeyde bir sınav kağıdı sunabilmiştim hocaya. Standarte edilmiş bir halden ne kadar nefret etsem de standart bir öğrenci gibi çalışmış ve soruları cevaplamıştım.

Sınavdan çıkar çıkmaz şehir terminalinin yolunu tuttum. Yaklaşık on beş saat sürecek bir yolculuk için bilet aldım. Şehirlerarası otobüs yolculuklarından nefret ederim. Çocukluktan kalma bir fobinin üniversite çağında tekrar hortlaması yüzünden ne yazık ki. Yoksa yol boyu kitap okumayı, film izlemeyi ve müzik dinlemeyi kim sevmez ki? Hele ki yan koltukta düşünsel bir denklik yakaladığın biri varsa o yolculuk bitsin istemezsin. Elbette arabadaki keskin kolonya kokusu, oturduğun koltuğun rahatsız edici hali ve bir türlü istediğin gibi ayaklarını uzatamamanın yarattığı huzursuzluğun yanında muavinin tüm dünyadan bıkmış ama mecburen gülmek zorunda kalan gözlerinin yalvarışları, dar koridorda yaşanan bekleme seansları ve çarpışmalar, çocuk ağlamaları, gece çöktüğünde başlayan horlamalar, insanlar karınlarını doyurduktan sonra yapılan servislerde önünüzdeki kişinin koltuğu aniden geriye yaslamasıyla üzerinize dökülen içeceğiniz, molalar sırasında mola yerinde unutulan müşteriler, ve bütün mola tesislerinde size sunulmayı bekleyen iğrenç çaylardan önce fahiş bir fiyatla içtiğiniz bir tas çorba, oturmuş olduğunuz koltuğa başka bir müşteri için kesilmiş biletin münakaşası, boyun ağrılarınız ve uykusuz gözleriniz size yolculuğun sonunda bir savaş gazisi kahramanlığı hissettirebilir ama aldanmayın altı üstü bir şehirden başka bir şehre gelmiş oldunuz. Üstelik at sırtında da değil. Koltuklarla bezeli ve size hizmet eden hosteslerle birlikte istediğiniz zaman açıp kapatabildiğiniz bir klimanın olduğu yolculuğunuzdan bahsediyorum. İşte tüm bunlara ben kendi özelimde yolculuk sırasında mide bulantıları ve kusmayı da ekliyorum. Böylece ortaya harika bir tiksinti hissi çıkıyor. Tek mutlu edici şey cam kenarı için ayırtmış olduğunuz biletiniz. Bu cam kenarcılığı bir iş olsaydı keşke. Tereddütsüz bu işe girmek için elimden geleni yapardım.

Camdan dışarıyı izlerken gözlerimin önünden olanca güçleriyle kaçıp giden tüm canlı ve cansız varlıklara inanılmaz bir merak hissi besliyorum. Onlar mı benden kayıyor ben mi onlardan bir türlü anlam veremiyorum. En fazla iki üç saniye görebildiğim her şeyin göremediğim bir anda ve zamanda ne yaşadıklarını bilmeyi isteme arzum, içimi kemirip duruyor. Mesela şu az önce geçen ağaç, yolda tekeri patlamış araba, başka bir arabada başını cama dayamış hüzünlü kadın, yolun beyaz şeritleri, kimsesiz dağlar, elektrik direkleri… Bir kuş konar mı o ağaca, onarılır mı tekerleği arabanın, başı okşanır mı hüzünlü kadının, karalaşır mı beyaz şeritler, insan kendini arar mı bu kimsesiz dağlarda, devrilir mi hiç elektrik direkleri…

Demem o ki çok yoruyor beni bu şehirlerarası yolculuklar. Şimdiden başladılar, yarım saat gecikecekmiş otobüs. Neymiş efendim İstanbul trafiğine yakalanmış. Kahretsin. Her ne ise en azından oturup kitap okumaya bir neden daha bulmuş oldum. Bu Polyannacılıktan da bıktım artık. Her kötü şeye bir iyilik kulpu takmak büyük bir marifetmiş gibi. Sanki kötü şeyler salt kötü olarak var olamıyormuş gibi.

İyi ve kötünün siyam ikizleri olduğu doğru mu yoksa? Bu soruyu düşünüp daha fazla vakit kaybetmemek için çantamdan bir kitap almaya yeltendim. Tam bu esnada babam geldi aklıma. Sonra babamın bir dükkanının olmadığı. Benim başında durabileceğim. Üstelik bir arabası da yoktu arkasına baba yadigarı yazacağım. Hatta bir evi de yoktu. Aslında benim bir babam da yoktu. Evet mutlaka olmuştur tabi. Annemin Meryem Ana olacak hali yoktu ki. Fakat ben varken o hiç olmadı. Ardından telefona bakmam gerektiğini hatırladım. Tam on dokuz arama üç mesaj görünüyordu. İki mesajda “babanı kaybettik” yazarken birinde “babamız öldü” yazıyordu. Babamız kelimesi yüzümde bir tebessüm bıraktı. Nihayet otobüs gelmişti. Artık bu tiksinti verici yolculuğa çıkabilirim.

Umarım bu sefer iyi bir çaya denk gelebilirim.

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.