Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Gazetede yazıyordu; Düşüp başını çarpmış

apraklar dökülüyordu ağaçların arasından belli belirsiz. Derenin sesinin arasına tane tane bir hışırtı düşüyordu. Bazen ağaç yapraklarına ve kurumuş otlara basan kuşların incecik ayakları, böceklerin sürünen bedeni, bazen metrelerce yukarıdan, bir daha hiçbir yüksekliği olmayacak yaprakların düşüşü karışıyordu seslere.

Leyla Varol-

Yapraklar dökülüyordu ağaçların arasından belli belirsiz. Derenin sesinin arasına tane tane bir hışırtı düşüyordu. Bazen ağaç yapraklarına ve kurumuş otlara basan kuşların incecik ayakları, böceklerin sürünen bedeni, bazen metrelerce yukarıdan, bir daha hiçbir yüksekliği olmayacak yaprakların düşüşü karışıyordu seslere. Gün ortasının sıcağı kendini hafif bir esintiye bırakmıştı. Uzandı bozkır otlarına. Bu bozkır yatağının keyfini neye değişebilirdi ki? Düşündü. Göğe çevrilmiş gözleri uzun kavak ağaçlarının titreyen dallarına takıldı. Doğanın çok sesli korosu sahnedeydi ve ona eşsiz bir müzikal sunuyordu. Müthiş keyifli dinletiyi hızla yaklaşan ayak sesleri böldü. Giderek kendisine yaklaşan adımların otları hışırdatmasından anlaşılıyordu ki bir telaşı taşıyordu. Adımların ara ara yükselen ritmi, onu bekleyip görmekten alı koymuş ve yattığı yerden doğrulmasına neden olmuştu.

Ayağa kalktı, sesin geldiği yöne doğru hareketlendi. Temkinliydi. Buralarda, kurdun kuşun diyarında kendisinden başka insanın olmadığı bu yerde pek alışıldık şey değildi. Hayra yormazdı bu sesleri pek. Ayak seslerine doğru ilerlerken bedenini bir kavak ağacının gövdesine saklamayı da ihmal etmedi. Ağacın arkasında merakla bekleyen soluğu bir süre sonra korku ve endişeye dönüştü. İrkildi. Milyonlarca yıl yaşasa yine aynı boğuk hisle anımsayacağı o yüzü gördü. Sarkık bıyıkları her soluk alıp verişinde yüzü ile inip kalkıyor, burnundan körüklenen soluğu ile titriyordu. Gözleri fıldır fıldır etrafı kolaçan eden bu yüzünde kötülükten başka bir şey görmediği adam onu arıyordu. Yüreği yerinden çıkacak gibiydi. Bir yandan korkuyor bir yandan da onulmaz bir öfke duyuyordu; tüm öfkesi ile şu adamın üzerine atlayıp boğazına yapışmak istiyordu. Hem öyle öldürmek filan da istemiyor, sadece saatlerce yüzünde ki acıyı seyretmeyi diliyordu. Tıpkı kendisine çektirdiği acı gibi. O da acıyı seyredip haz duymayı diliyordu. Adamın kendi yüzündeki acıyı görmeden aldığı haz geliyordu gözünün önüne. Kusmak tutuyordu ama o soluğunu tutuyordu. Adam etrafına bakınmaya devam ediyordu, başka yere gitmiyordu çünkü otların üstünde onun izi kalmıştı. Adam, onun yakınında olduğunu düşünüyor olmalı ki, onun az önce uzandığı yerin etrafında dolanıp duruyor, etrafı kolaçan ediyordu. Nedir ki ardına saklandığı incecik kavak, onun yüreğindeki ürpertiyi hissetmişçesine gövdesini ona siper etmiş, incecik gövdesi sanki devleşmişti.

Şimdi adamın kendisini görecek olmasının endişesi yerini, gördüğünde elinden nasıl kurtulacağı sorusuna bırakmış, endişesi de korkusu da büyümüştü. Adam yönünü değiştirdikçe oda ayaklarını bir kuş ayağıymışçasına küçük sesler çıkaracak yavaşlıkta hareket ettiriyor ve gövdesine sığındığı ağacın çevresinde dolanıyordu. Bir an ayağının altında bir ağaç dalı kırıldı. Çıt! Yüreğinden bir korku koptu. Çıt!

O sarkık bıyıklı, hiçbir inceliği olmayan koca gövdeli adam, ona doğru koşmaya hazırlanırken, niye en çok da boynunun damarlarının şiştiğini görüp bundan korkmuştu? En çok da bu yüzden can havliyle koşmaya başlamıştı. Aklında tek bir şey vardı, bu kaçtığı yol nereye varacaktı, onu ne hangi varak kurtaracaktı.

Ağaçların arasından bir tepeye doğru ilerledi, tepeden kendini aşağı bırakmadan önce dönüp ardına baktı, aralarındaki mesafeyi görmek istedi. Aklından geçenden fazla idi, elini uzatsa yakalayacak mesafede sanıyordu. Bir saniyede dönüp ardına baktıktan sonra korkusu azalmadan aşağı doğru koşmaya başladı. Yokuş aşağı koşmak daha hızlı olur diye de geçti bir an aklından, ilk kez aklından yolun nereye varacağı dışında bir şey geçmişti. Yokuşun aşağı olmasının verdiği avantajı sonuna kadar kullanmak istercesine bıraktı kendini. O kadar hızlı ve masrafsız bir kaçıştı ki bu. Ta ki bir taş yola çıkıntılık yapana dek. Ayağına takılan taş, onu önce havaya doğru fırlattı, ardından yere fırlattı. Yerde ise başka bir taş onu karşıladı. Tam da kafasını çarpmıştı yerdeki küçük ama sivri taşa. Bir anda dehşet bir acı başından saniyeler içinde tüm bedenine yayılmıştı. Yaşadığı bu eşsiz acıya rağmen arkasındaki adamdan artık kaçamayacağı fikrinin yarattığı endişe ve korkuydu hissettiği yalnızca.

Biraz sonra nedense içerisinde olduğu durumu fark etti, hafif bir yaralanma değildi bu, başında tarifsiz bir ağrı, gözlerinin içinde kendi kanı.

Gökyüzüne baktı, çok sevdiği kavak ağaçlarının incecik salınışını görmek istedi. Dünyaya belki de son kez bakmak istedi, acıyı umursamadan, ancak son gördüğü kandı, kendi kanı, ardında ise belli belirsiz bir adamın gölgesi…

Yerel gazetelerde bir haber yayınlandı; “Köyde yalnız yaşayan kadın evine yakın bir tarlada başından aldığı darbe ile ölü bulundu. Kadının düşerek başını çarptığı düşünülüyor. Cesedi, köyünü ziyarete giden bir adam tesadüfen buldu.”

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.