Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Kırmızı tokalı beyaz ayakkabı

Vaiz Adıgüzel-

Bastığı toprağın sıcağı ayaklarına işliyordu. Tam üç saat neredeyse hiç durmadan yürüyordu. Çantasının ağırlığı her adımda daha da artıyor, taşınmaz bir hal alıyordu. Suyu bitmek üzereydi. Terden yapış yapış olan kıyafetleri ve uzun saçları yavaşlatıyordu onu ama duramazdı. Bir an evvel çantayı ulaştırmalıydı noktaya.

– Suna!…Suna hey!
– Efendim Mirza?
– Biraz dinlenemez miyiz?
– Olmaz dostum. Vakit daralıyor.
– Zaman var dostum. Dinlenelim biraz.
– Zaman ne zaman daralır, tükenir bilinmez Mîro. Yürü.

Mirza arkasından bakarken Suna’ya: “Bu kadın nasıl bir varlıktır böyle. Nasıl bir enerjisi ve azmi var.” diye mırıldandı hayran hayran bakarak.

–  Bari su bulalım bir yerden.
– Kevser ırmağı var orada bak. Daldır mataranı.
– Dalga geçme bak gerçekten çok susadım. Hem dehidre oluruz bak.
– Ne oluruz ney?
– Dehidre. Yani susuzluktan bilinç kaybı yaşayabiliriz.
– Axx Miro axx. Hangi deden dehidre olarak öldü acaba? Yürü Mirza yürü!

Gün batmak üzereyken önlerinde uzanan derin ve karanlık vadinin başladığı o yüksek ve ünlü tepeye ulaşmışlardı. Suna çantayı usulca sırtından indirdi, kayanın üstüne oturup Mirza’yı beklemeye başladı. Bir süre sonra Mirza’nın yorgunluktan ve öfkeden birbirine girmiş mimikleriyle dolu yüzü belirdi. Kıyafetleri terden ve tozdan renk değiştirmiş, ayakkabıları parçalanmıştı. “Ooo Mirocan bu ne hız” diyerek gülümsedi Suna.

–  Suna allahını seversen sus. Yaw yemin yemin bak. Noktaya varalım seni şikayet edecem arkadaşlara. Böyle yürüme temposu mu olur. Vicdan yaw vicdan.
– Aşağı bak aşağı.
– Baktım. Ne var ki?
– Kanîya Brîndaran… Al sana su. Emlik kızının süt istemesi gibi su su dedin durdun. Al sana su.
– Susuzluktan canım su istemiyor artık yemin olsun. Gülme ciddiyim.
– Bu tepeyi duymuş muydun hiç? Girê sor kırmızı tepe yani…
– Arkadaşlardan duymuştum ama hikayesi nedir bilmiyorum.
– Hikayesi değil destanı var bu tepenin destanı…
– Nedir?
– Anlatırım.. Hadi gidelim.
– Hemen gidelim, yine gidelim, hep gidelim. Dur da bi soluklanalım. Noktaya az kaldı zaten.
– Güldürme beni. Enerjimi harcıyorsun. Hani nerde nokta? Görünmeyen şey yakın değildir Mîrooo. Yürü.
– Susuzluktan önce senin bu felsefik cümlelerin öldürecek beni.
– Yürüüü.

Vadiye indiklerinde iklim değişmişti sanki. Vadiden esen serin yel yüzlerine ve saçlarına dolanıp, yoldan yolaktan kalan tüm yorgunluğu da alıp gitti.

Eğilip matarasına şu doldurdu Suna. Avucuyla buz gibi suyu yüzüne ve saçlarına çarptı defalarca. Eğilip suya değdirdi dudaklarını ve ince bir sızıntı halinde çekti suyu dudaklarının arasından boğazına doğru. Su, kurumuş toprağa işler gibi işledi içine. Derin bir ohhh sesi istemsiz çıktı ağzından.

Mirza birkaç dakika sonra çıkageldi daha dingin ve daha neşeli.

– Nerede kaldın yine Mîro?
– Keklik buldum. Yuvasını yani.
– Ee?
– Ne Ee? Yavrular çok yeniydi henüz. Onları izledim biraz.
– Ahh Mîro ahh. Sen olmuyorsun olmuyorsun dedi ve gülümsedi Suna.
– Niye olmuyorum? Oluyorum valla. Hem de çok güzel oluyorum. Senin gibi katı ve soğuk mu olayım. Bak yuvayı farketmemişsin bile.
– Yanık ardıcın altındaki kaya kovuğunda, için de dört yavru bulunan yuvayı ben nasıl göreyim Mîro? Gözlerim seninki kadar şahin keskinliğinde değil.
– Yaw esas sen olmuyorsun sen.
– Hadi iç suyunu doldur mataranı. Gün battı batacak.
– Çeşmeyi içe içe kurutsam arkadaşlara ayıp olur mu?
– Doğaya ayıp olur. O keklik yavruları ne içecek sonra?
– E biraz bırakayım onlara o zaman.

Mirza kana kana içti sudan. Islak elleriyle üstüne başına yapışan tozları silkti. Matarasını doldururken Suna vadinin derinliklerine doğru ilerliyordu. Arkasından bakarak: “Allah’ım sen hep bizden alıp buna vermişsin ama her şeyi. Hiç adil değilsin. Hele bak nasıl sekiyor. Sanki onca yolu yürümemiş hiç” dedi gülümseyerek.

Hava karardığında, Tirban köyüne varmışlardı. Evlerin birkaçında hala ışık yanıyordu.

– Sen devam et. Ben üst taraftan dolanıp güvenlik alayım.
– Mîro abartma. Burası Tirban köyü. Ne güvenliği?
– Her şeyi çok biliyorsun ama bu köyün adı niye Tirban bilmiyorsun sayın felsefeci. Tirb, kürtçe mezar demek. Yani köyün adının anlamı “mezarlar” Peki niye adı Tirban? Onun da hikayesini ben anlatırım bir gün. Sen alt yoldan devam et, ben yukarıya çıkıyorum.
– Peki. Sen bilirsin Sayın tecrübe.

Kapıyı on yaşlarında bir kız çocuğu açtı ve açar açmaz da Suna’ya sarıldı. İçeriden:

– Kızım kimdir o?
– Suna gelmiş yadé.
– Suna gelmiş? Kurban olduğum gelmiş. Boyuna posuna hayran olduğum gelmiş. Kara gözlerini öpeyim hele gel gel. Diyerek Suna’ya sarıldı yaşlı kadın.
– Nasılsın yadê can?
– Seni gördüm ya bir daha, nasıl iyi olmayayım. Şahin gözlü xezalim benim.
– Sitê qurban sen nasılsın?
– Çok iyiyim Suna abla. Bugün okula gittim.
– Açıldı tekrar ha nihayet?
– Evet abla. Öğretmenimiz de çok iyi biri. Senin hemşehrindir.
– Söyle valla. Malatya’lıdır he?
– He. Hep gülüyor senin gibi.
– Gülmezsek erken ölürüz Sitê qurban.
– Yalnız mı geldin yadê qurban?
– Yok yadê. Mîro’yla geldik. Evin üst yanında nöbet tutacağım diye tutturdu.
– Yaw ma delidir bu çocuk. Ne nöbeti? Tirban’dır burası.
– Dedim ama dinlemedi.
– Sitê kızım git çağır gelsin Mîro abini.
– Gelmezse?
– Gelmezse söyle yadê sana çorba yapmayacakmış de.

Gülüştüler hep birlikte.

Mirza çorbayı kaşıklarken Suna onu izliyor ve içinden: “Çok yüklendim yazık. Nasıl da acıkmış” diye geçiriyordu.

– Suna abla çanta?
– Yaw hele allahınıza çanta demeyin ben çorbamı bitirmeden. Yaw söylemiyor da içinde ne var.
Çanta benimdir Mîro abê.
– Nasıl senindir? Suna Sité ne söylüyor?
– Doğrudur Mîro çanta Sitê’nindir. Yıllar sonra bu köyde okul açıldı yeniden ve Sitê okula basladı geç de olsa. Defter, kalem, kitap, boyalar, önlük ve bir de beyaz ayakkabı sözüm vardı Sitê’ye. Onları getirdik anlayacağın.
– ……
– Niye sustun Mîro can?
– Çorbam bitsin konuşacağım ben seninle.

…..gülüştüler.

Hava aydınlanmak üzereydi. Evden ayrılırken sarılıp uzun uzun birbirlerini içlerine çeker gibi koklaştılar. Sitê elinde, kırmızı tokalı beyaz ayakkabısıyla Suna’nın boynunu kucaklamış bırakmıyordu. Mirza geciktiklerini söyleyerek uyardı Suna’yı. Sitê elinde kırmızı tokalı beyaz ayakkabısıyla kapıda arkalarından öylece bakkaldı. Suna dönüp el salladı tekrar. Sitê de ayakkabılarını kaldırıp salladı.

Bir anda bir gündüz aydınlığı kapladı her yeri. Korkunç bir çelik gürültüsü, bir sağanak… Mirza düştüğü yerden Suna’ya baktı. Kızıla boyanmış saçlarıyla hareketsiz duruyordu yerde. Sürünerek yanına gitti. Onu çekerek bir kayanın duldasına taşıdı.

– Suna Suna.
– Mîro can çok soğuk.
– He xezalê he canê hava soğudu birden.
– Bitti mi Mîro? Buraya kadar mıydı?
– Bitti şahin gözlü xezalim. Ben sana diyemeden bu hayatta diyebileceğim en güzel şeyi, bitti. Dedim sana Tirban’dır burası.
– Diyemediklerimiz için buradayız Mîro. Biz diyemedik. Sitê diyebilsin diye…

Suna gözlerini usulca yumdu, Sitê’nin elinden düştü kırmızı tokalı beyaz ayakkabıları. Mîro parmağını belindeki çelik halkaya götürdü. Kan sızan parmakları titriyordu. Çelik halkayı çekti Mîro. Bir ses, bir aydınlık, iki can ve Tirban’a eklenen iki yitik can daha.
…………
Bilinmez son sözü düşünlerin. Bundandır bir ömür merak ve uhdeyle geçer çeliğin güncesiyle.

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.