Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Lüzum’suz bir hikaye

Leyla Varol

Toprağa uzattı olanca ayaklarını, nemli ve serindi toprak. Yaşamak bütün bedeninde sevinç olmuş, her zerresinde taptaze duyumsuyordu. Koca koca binaların, varıp göğün göğsüne saplandığı semt en çok da bu nedenle, O’na güneşi sunmakta her zaman cömert davranmıyordu. O demişken, size adını bağışlamadı tabi ya. Lüzumsuz adı, ama yakın arkadaşları ona Lüzum derler. Bilirsiniz ya samimiyetle söylenen isimler çoğunluk kısaltılır, fazlalık gelir üç beş harf. Fazlalık ve sınır çizen.

Lüzum her sabah olduğu gibi bu sabah da semtin cömertlik sırasını bekledi. Sıra kendisine geldiğinde saat, saat mi, saat bilmezdi ki o. Neyse ne diyordu, güneşin ona sunduğu sofradan payı almak sırası ona geldiğinde simitçi sokağı epeydir geçmişti, hatta yan taraftaki lokantada, günün yarısı için hazırlanan yemeklerin kokusu çoktan sarmıştı çevreyi. Güneşe döndü yüzünü, tel tel süzüldü ışık, bağşedilmez bir mutluluk bu. Yakmıyordu güneş, ayaklarının dibindeki serinlik yerini ılık bir hale bırakmıştı.

Ah işte. İkinci kez; yaşamak buydu diye geçirdi benliğinden. Yeryüzünü hissediyordu, uzak dağlarda sarp kayalıklardan seken ceylanın ayak seslerini duyuyordu örneğin. Ceylanın ayağından savrulup gelen o küçük taşın sesini kim duyabilir ki koca bir gürültüyle. Karınca oluyordu o anda, yaşamını kıl payı kurtarıyordu bu büyük felaketten. Ancak koşarken ardında küçük çakıllar savuran ceylandı da. Dinmiyordu doğanın sesi, sürekli bir hissetme haliydi bu. Milyarlarca kez duyumsuyor, milyarlarca kez biliyordu. Bir ineğin dişleri devleşiyordu, O’nun bedenini kıskıvrak kavradığında ve kopardığında. Bir arı gelip baş ucuna konduğunda, kendisini sersemlettiğinde bir çiçekti, vadiye kokusuyla yayılan. Seğirtip giden yılan, toprağı eşeleyip duran tarla faresi, suyun üzerinde sere serpe nilüfer, öğle sıcağından bıkmış koyun, ömrü yüzüne çizgi çizgi düşmüş tütün müptelası adam, arsız gülen bir sokak serserisi, evlendiği adamın dayağından, tecavüzünde bıkmış bir kadın, güneşe çıkmış yusufçuk…

Yer küre ne kadar kocaman ne kadar akla sığmaz sınırsızlıkta. Ama işte o çok kısa bir ana sığdırmıştı, aynı anda hissetmişti hepsini. Ceylanın ayağından serpilen çakıl ile karıncaya savrulan koca felaketi aynı anda hissetmişti.

Güneş biraz sersemletmiş olacak ki uykuya daldı Lüzum. İsterseniz siz ona Lüzumsuz diyebilirsiniz, eğer yeterince samimiyet kuramadıysanız. “Ya O sizinle samimiyet kuramadıysa” mı? Yok canım daha neler, kendinden bilip de acısını ta içinde hissettiği karıncayı nasıl unutursunuz. Lüzum’un, Karadul’un tüm tatminlerin sonundaki matemine bile ortak olduğunu bilmeniz bir işe yaramaz mı?

Güneş! Işık! Taze bir bahar her an bellekte kurulan, ancak işte çekip gidiyor güneş, ışığını dertop edip gidiyor; başka ovalara, denizlere, gökdelenlerin iç boşluğuna.

Mahmur bir hal almıştı, gerindi tüm bedeniyle. Çok dinçti şimdi. Sokaktaki seslere kulak veriyordu. “Hasan abi buraya 4 çay yolla” geliyoor.. ayaklanıp şu çayları getiren bıyığı terlememiş çocuğu görmeyi, hele tepside çayları nasıl taşıdığını görmeyi ne kadar da çok istiyordu. Ha bazen de sokaktan bir kadın geçtiğinde ardı sıra konuşurdu erkekler. Seslerini duyardı, çoğu kez sevmezdi bu konuşmaları ama geçen kadınları merak ederdi. Onları görmeyi de çok isterdi. Eskiciyi görmeyi isterdi en çok da. Ama öyle yukarıdan filan değil, tam eskicinin hizasında, topladığı eşyalar mutlaka ağırdı, nasıl taşıyordu acaba? Motorlu, kendiliğinden çalışan bir araç olamazdı, hem çok büyük de olma imkanı yoktu ama tekerlekliydi mutlak. Onca eşyayı taşıyıp sonra da tüm sokağı çınlatacak kadar bağıran eskicinin tam karşısında olmak istiyordu. Bu koca şehrin eskilerini taşırken bağıran sesi onun boyun damarlarını nasıl şişiriyordu acaba?

Balkon kapısı açıldı, Lüzum’u var eden insan gelmişti. Aman ya, yeni uyanmıştı, Lüzum yüzlerce ovayı, nehri, dağı, toprağı arşınlayıp günü bitirmişti, İnsan yeni uyanmıştı. Bir müddet kendisine bakan İnsan, havaya baktı, “Hah güneşin peşinde O da” diye aklından geçti Lüzum’un. Oysa güneş topluyordu eteğini sokaktan.

İnsan sonra geri evin içine yöneldi. Bir süre sonra elinde bir maşrapa su ile geldi. Lüzum’a gülümsedi, ardından suyu Lüzum’un saksısına döktü. “Ah aman ah”, hep böyle oluyordu, su ilk ayaklarına değdiğinde gıdıklanıyordu. Bazen uzun süre su gelmediğinde, çok susamış dahi olsa, su ilk saksıya döküldüğünde tüm saksıya yaydığı ayaklarını bir anda çekerdi, o kadar gıdıklanırdı ki ayakları.

Lüzum komşumuzun balkonundaki çiçekti. Kış geldi, O’nu götürdüler.

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.