Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Tİ’ye Yeşil Işık Çarptı

Leyla Varol*

Kalabalık, her şey çok fazla. Arabalara, binalar, betonların içine gömülü yüzbinlerce demir, yüz binlerce mağaza, milyonlarca elbise, pencereler, balkonlar, asfalt yollar, kaldırımlar, milyonlarca insan, insan silueti… Çok fazla her şey. Ti küçük bir nokta gibi.

Şu önünden geçen son model Jeepten ne daha büyük ne daha değerli. Son model demişken, sonu yoktu moda olmanın. Ti, jeepe dönüp hayranlıkla bakan gözlerin eksikliğini üzerinde hissederek, ona benzer milyonlarcası olan trafik ışığının geç işaretini bekledi. Yeşil ışık yandığında O da diğer herkes gibi bulunduğu yerden karşıya geçmek üzere hareketlendi.

Bedeninin kapladığı alanı sanki O’nun dışında kimse bilmiyor gibiydi. Sanki değil öyleydi, buna emindi artık; sağ tarafına çarpıp geçen şu adam, ha şimdi de diğer yanına bir başkası çarpıyordu.  Görmüyorlar mıydı? Hayır mümkün olamazdı bu, işte kanlı canlı duruyordu karşılarında! Muhakkak aceleleri vardı. Saniyelere kafa tutup koşuyorlardı, ya şu otobüse, ya tramvaya, ya metobüse, ya metroya ya da ?

Sahi neydi bu telaş? Kaçar mıydı otobüsler, tramvaylar bilcümle tekerlekli, raylı, metal tabanlı hareketliler? Kaçmaz mıydı belleklerinden bir taze an?

Neyse aceleleri vardı işet. Evet kesinlikle böyleydi!

İşe şu muhtemel önemde işleri olanlar; kendi sıkışmış kalabalıkları arasından, gövdelerinden daha küçük boşlukları kullanmaya çalışırlarken O’nun gövdesinden pay almaya çalışıyorlardı. Evet tam olarak böyleydi, yoksa onu görmüyor değillerdi. O görüyordu mesela, orta yaşlı muhtemelen bir memur olan şu adamın yüzündeki yorgunluğu. Sadece bu değil, yorgunluğun altındaki kaygıyı, o küçük telaşı bile. Ya da alışverişten dönmüş şu 4 arkadaşın tatmin olmuş bunaltılarının bir sonraki nöbetinin çok uzak olmadığını. Şu yaşlı kadının tedirginliğine sinmiş metropole alışma zorunluluğunu ve zorluğunu… Görüyordu, bakıyordu ve görüyordu!

Herkes alışmıştı ve kimseye garip gelmiyordu onları öğüten bu, pembe panjurlu fabrikaya benzettiği metropol. O da mı alışmıştı?

Aynı ifadesizlikle yolun karşısına geçmeye mi çalışıyordu?

Attığı adımların misli ile soru kafasına üşüşmüş, birbirinden farkı olmayan tarafların birinden diğerine geçiyordu. Son iki adım kalmıştı, işte bulunduğu yerden, duran arabaların önünden geçerek yolun karşısına varmak üzereydi. O an yanmış kırmızı ışığı kaçırmak istemeyen bir adam koşar adım üzerine doğru geliyordu.

Ti, adam onun gövdesinin tam ortasına çarpana kadar fark etmemişti, gelişini. 10 metreyi zor bulan şu yolda sağından, solundan boşluk çalanların kendilerine yol açma telaşını anlamıştı da, bu da nesiydi. İşte tam onun yeryüzünde kapladığı iğne ucu alanı işgal etmişti şu adam; var olmak bir tek onun hakkıymış gibi, Ti yokmuş yahut görünmezmiş gibi. Ti sarsıldı, çarpıp geçen adamın sağına, kendinin soluna savruldu. Adam baştan koyulduğu yoldan sapmadan geçti gitti. Ti’nin yolun dışına çıkan bedenini ve yüzündeki acı ifadeyi geride bırakarak devam etti  yoluna.

Ayağa kalktı, sol tarafını ve biraz da arkasını “kirleten” tozu silkti. O an üzerine baktı. Dehşete kapıldı. Bedenini saran bu elbiseler kimindi!

Yokladı, elleriyle, gözleriyle, bildiği tüm sözlerle yokladı üzerindeki elbiseyi.

Yeşil ışık bir kez daha yandı, insan kalabalıkları geldi geçti, Ti’nin dehşeti geçmedi. Döndü; çevresindeki sıkışmış kalabalığa baktı, karnından göğüs kafesine yükselen bir şey vardı; kusacak gibi oldu. Kusmadı. Bağırdı.

Daha önce hiç yapmadığı biçimde bağırdı; ilk kez sesini duydu. İlk kez! Bir kez daha bağırdı. Duymak istedi bu sesi, bağırdı ve kulak verdi sese; “Bu elbiseler çıplak!”

 

 *Amatör öykü yazarı

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.