Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

‘Göz Gürültüsü’

Celal Atış*

Kendini seyrederken bir parça kararsızlık içinde kalınca etrafındaki her şeyin donduğunu gördüm. Heyecanla sokağı geçtim, gölün karşı tarafına geçecektim. Nefes nefese kalmıştım. Birden onu gördüm.

İncecik bir kadındı ve en az deniz kadar iki dingin mavi noktayı andıran gözlerini suya dikmişti. Hızlıca geçecektim gölün karşı tarafına ama o an onu görünce aniden durdum. Gözlerini suyun maviliğine dikmiş o incecik kadın maviliğin ta kendisiydi ya da mavilik o incecik kadının gözlerinden yansımış bir yanılsamaydı belki de gözlerimde.

O kadar hareketsizdi ki heyecanım bir anda kaybolup yerini dingin bir kalp atışına bıraktı. Kadının o durağanlığını izleyen bir çocuğa dönüştüm o an. Onu ilk defa görmüştüm ve sessizliği, bu kadar dalgın duruşu olmasa bir çırpıda karşıya geçecek; bir çocuğun uçurtmasını havaya bırakması ya da karanlık bir ortamda ışığın bir anda kesilmesi gibi bırakıp geçecektim onu. Kaskatı oluşum ne yapacağımı unutturdu tabi bana ve ben kendimi o an bir mağaranın içinde donakalmış bir taş gibi hissettim. Görünüşte oradaydım ama kendimi her yerde gördüm o an: Bir dağ başında çiçek toplayan bir kız, darağacına asılmış bir şair, sokak ortasında çığlık çığlığa koşuşan kadın, göğün maviliğini çirkin gagalarıyla dişleyen bir karga ya da denizlere dökülmüş gözyaşlarıydım mesela. Bağırıyordum durmadan sokağın, kalabalığın, göğün yüzüne; kimseler duymuyordu tabi. Biliyordum çünkü kaskatı kesilmiştim ve ben dahi kendimi duymuyordum. Belki de anılarımdı bu gördüklerim ama daha önce hiçbirini yaşamamıştım ve kendimi bu anılarımın arasında sıkışmış gibi hissediyordum. Suyun durgunluğu bana geçti neden o an ve yorulduğumu hissederek gölün yanında duran taşa oturdum. Onun bana dönmesini, benimle konuşmasını beklemeye başladım ama bunun olmayacağını da içimden kopan bir şey gibi biliyordum. O da mı aynı şeyleri düşünüyordu acaba. Belki de bir put gibi durması bundandı ve ikimiz de o anın bozulmasını istemediğimizden öylece duruyorduk.

 

Bekliyordum.

 

Bu sırada insanlar geçti birer birer önümden. Top oynayan çocuklar, duvar kenarındaki gölgeliklere oturmuş yaşlılar, ‘yerde, kalbine bıçak saplanmış, siyahlar giyinmiş adam’lar, dünyayı sadece gözleriyle gören berberler, tandırda ekmek pişiren kadınlar, şehrin sokaklarında kavga eden insanlar ve el ele gezen kızlar geçti birer birer. Birini tanır gibi oldum ama seslenmedim. Onu şu an karşımda duran uzun siyah saçlı, mavi gözlü kadına benzettim ve seslenmediğime pişman oldum uzun uzun. Sonra sokağın ortasındaki büyük meydanda şiir okuyan genç adamı gördüm bağıra bağıra:

“saçları

saçlarını asmışlar kadınların dilek ağaçlarına

büyüyor bu yüzden büyüyor durmadan düşlerimiz

bir dal gibi birden kırılıveriyor.”

Kalabalığı yararak hızlıca genç adamı geçtim. Dar sokakları koşa koşa geçerek caddeye vardım. Sonra göl tarafına koşmaya başladım. Yorgunluk hissimi kaybetmiştim tabi ve durmadan koşuyor bir an önce gölün karşı tarafına geçemeye çalışıyordum.

Hala oradaydılar. Hiçbir değişiklik olmadan taşın üstüne oturan adam, denize gözlerini dikmiş kadına bakıyordu ve ikisi de kaskatıydı tabi. Bütün doğa tanıklık ediyor gibi onları izliyordu. Rüzgâr esmekten vazgeçmiş, kuşlar çığlıklarını içine hapsetmiş, doğa bu sessiz töreni büyük gözleriyle kaydediyormuşçasına uysal bir çocuk gibi durgunlaşmış, zaman akışını kesmiş, göl suyu kendi içine çekilmiş gibi sessizce ağırlıyordu dingin maviliğinde o iki çift gözü.

 

Sonra şehrin ara sokaklarına daldım. Sokak ortasında iki çocuk baş başa vermiş uçurtma yapmaya çalışıyordu. Durağan değildi onlar ve mekanik hareketlerle uçurtmayı bitirmeye çalışıyorlardı.

 

Onları izliyordum.

 

Fark etmediler beni elbette. Kadına doğru bir adım atıp duraladım. Onlara dönüşmüştüm o zaman tabi çünkü onlar gibi kaskatı kesilmiştim. Oturduğum taşın kendisiydim mesela ve onlar fark etmeden onlara bakıyor, ikisinin donuk bakışlarında donduruyordum kendimi; ya da ağaçta sallanan bir koyun ölüsüydüm de neden sonra sallanmayı bırakmış öylece donmuştu bedenim onların bakışlarında. Terk edilmiş küçük bir kasabaydım belki de asırlar öncesinden ve kimsenin uğramadığı sessizliğim bir anda karşımda donmuş haldeydi sanki. Yıllardan beri buradaydım ve kimse farkıma varmamıştı.

Kendini mi tanımaya çalışıyordu, yoksa diye düşündüm sonra. Mavi gözleri göl suyuyla bir bütünlük içindeydi; elleri küçücük ve donuktu. Saçları omuzlarına kaykılmış gibiydi. O an taşın üstüne bir adamın oturduğunu fark ettim. Kadın bakmadı ona çünkü gözlerini iki mavi noktaya sabitlemişti. Adam da hiç konuşmadan öylece gidip taşın üstüne oturdu ve kadını seyretmeye başladı.

 

Onları izliyordum ben.

 

Çocuklar uçurtmayı bitirmişti. Sonra biri ipi eline aldı ve hızlıca koşmaya başladı. Diğeri ise uçurtmanın gövdesini alıp sağ eliyle havaya kaldırdı ve sol eliyle koş der gibi bir işaret yaptı. Uçurtma havalanınca çocuk gövdeyi bıraktı ve ikisinin arkasından hızlıca koşmaya başladı. Ben de koşmaya çalıştım ama ayaklarım donmuş, yerimde kalakalmıştım.

 

Bir ses duydum o an.

 

Nefes sesiydi bu. Önce kadın yıllardır göle sabitlediği gözlerini sudan ayırıp sesin geldiği tarafa döndü. Aynı anda sudaki gözler de o tarafa döndü. Taşta oturan adam da benle birlikte o tarafa gözlerini çevirmişti: ‘Heyecanla koşan bir adam nefes nefese kalmıştı gölün kıyısında.’

*Edebiyat Öğretmeni

Bunları da beğenebilirsin

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.