Görün, duyun, bilin diye YAZIYOR!

Beni Tavuklar Delirtti – 1

Genç idealist öğretmenin atandığı köyde, karşılaştığı bir kadının öyküsü bu.

Nazif Çiftçi *

 

Bir yorgunluk çayı hak etmişti artık. Bütün evi tek başına taşımak zorunda kalmıştı lojmanın üçüncü katına. Kasabadan köye kadar geçen zamanı saymazsak hemen hemen bütün gününe mal olmuştu. Şimdi ise saat akşamın yedisi. Evi taşırken en çok koli koli kitapları taşımakta yorulmuştu genç kadın. İdealist, çiçeği burnunda genç bir köy öğretmeninin kitaplarından başka neyi olurdu ki?

Çakmak gazı bittiği için ocağı yakmak biraz zor olmuştu fakat başarmıştı sonunda. Küçük bir balkonu bulunuyordu evin. Bir masa ve sandalye yerleştirip çay içmek için hazır hale getirmeye başladı. Su kaynamaya devam ederken kendini biraz önce düzenlemiş olduğu kitaplığının başında buldu. Çayın yanında kitap olmazsa olmazıydı elbette. Kitaplara biraz göz gezdirdikten sonra raftan Schopenhauer’un Aşkın Metafiziği kitabını aldı. Bu esnada mutfaktan suyun kaynama sesi geliyordu. Çayını demleyip tadını alması için biraz bekletti. Bir süre sonra elinde çayı ve kitabıyla balkonda yerini aldı. Sandalyesinde çayını yudumlamaya başladı. Kitabının ilk sayfasını aralarken bir ayak sesi duydu. Ses evin içinden gelmiyordu. Bundan emindi. “ Fakat bu kadar yakından geldiğine göre lojmanın hemen dibinden geliyor olmalıydı,” diye geçirdi içinden kadın. Sandalyesinden kalkıp balkondan hafif sarkarak etrafa bakındı. Kimsecikler görünmüyor olmasına karşın ayak sesleri hala kulaklarına gelmeye devam ediyordu. Bir an başını sokağın sonuna çevirdi. Epey uzunca bir sokaktı. Adamın biri şimdi dönmüştü köşeyi. Birkaç saniye bekledikten sora üzerine bir şaşkınlığın çökmesini engelleyemedi. Üzerindeki şaşkınlığı atmadan daha dikkatli bir şekilde kulak kabarttı geceye. Sokağın karşısındaki iki kedinin çok az duyulabilen mırlama sesleri, lojman bahçesinde ağaçlarda bulunan yavru kuşların ötüşleri ve görüntüsü olmayan bir sineğin kanat çırpınışlarının çıkardığı sesi duyabiliyordu. “Aman Allah’ım ne büyük bir günah işlemiş olabilirim ki beni bu kadar derin bir sessizliğin içine attın,” diyen sitemkar bir iç sesle karşılaştı. Dünyayı bilmeyen birinin böyle bir gecede yolu düşmüş olsaydı bu köye insan diye bir ırkın var olabileceğini tahayyül bile edemezdi. Hepsi anlaşmış gibi koskoca köyü hayvanlara terk edip gitmişti sanki. Bu hislerinin farkına varınca tedirginleşti. Masasına dönüp çayını içmeye devam etti. Okulun açılmasına iki gün kala gelmiş olmasını takdir etti. Böylece köyü gezip tanıma fırsatı bulabilecekti. Bunları düşünmesinin nedeni aklındaki tedirginliğin dağılmasıydı. Böyle düşünürken çayının bittiğini fark etti. Kendine yeni bir çay doldurmak için ayağa kalktığında “ Katil tavuklar, katil tavuklar, katil tavuklar,” diye bağıran ve her nida arasına bir alkış sıkıştıran kadının sesiyle olduğu yerde dona kaldı. Endişe ve korkuyla sırtını balkon duvarına dayadı. Ses ve alkışlar gittikçe yaklaşıyordu. İçindeki merak korkuyu yenmiş ve tüm cesaretini toplayıp balkona yaklaşmıştı. Sesin geldiği sokağa doğru bakarken tahta direğe bağlı lambanın ışığında bir kadın fark etti. Aslında ilkin erkek sandı. Ama kesin karar kılıp kadın olduğuna kanaat getirdi. Bu kararsızlığa iten şey kadının saçlarının erkekler gibi kısa kesmiş olması, üzerinde dizlerine kadar uzanan eski, cepleri yırtık, kahverengi gibi görünen bir ceketin bulunmasıydı. Bunlarla birlikte ceketin altında havaların sıcak olmasına karşın yeşil bir kazak bulunuyordu. Ayaklarında ise kara lastikler vardı. Ayakkabılarının üzerine kadar uzanan bir köylü şalvarı da cabasıydı. Bütün bunlar ilk başata gördüğü kişinin erkek olabileceğini düşündürmüştü. Işığın altından geçip lojmana varmıştı artık. Şimdi aynı bağırışlarla binanın yanından geçiyordu. Bir an için bağırırken başını yukarıya doğru kaldırdığında gözleri balkondan kendisini korku ve merakla izleyen genç kadının gözleriyle buluştu. Kendini bir kedi fare oyunun tam ortasında bulmuştu genç kadın. Ne yazık ki Jerry enselenmişti. Ardından yutkunmak istese de yutkunamadı. Bakışmaları çok kısa sürmüş olmasına rağmen daha önce hiç bu kadar soğuk bakan bir canlıyla karşılaşmamıştı genç kadın. İçi ürpermişti. Sesler ve alkışlar gözden kaybolana kadar olduğu yerde kala kalmıştı. Sonra hiç vakit kaybetmeden yatağına geçmiş bir süre sağına soluna döndükten sonra uyuya kalmıştı.

Akşam kıyamet kopsa kimseden ses soluk çıkmayacak köyün sabahına bir traktör sesiyle uyanmıştı. Dün sokak lambasının ışığında gördüğü kadından etkilenmiş olacak ki rüyasında aynı kadınla bir ahırda tavuk yemlerken görmüştü kendini. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Acaba Freud olsaydı ne derdi bu rüya için,”  diye geçirmişti içinden çünkü. Hemen yatağından kalkıp çayını doldurduktan sonra bakkala ekmek almaya indi. Kendisi dönene kadar suyu kaynamış olurdu. Dün akşama nazaran bu sabah insanlara dair hayat belirtileri saptamıştı köyün içerisinde. En azından bir yabancı görür görmez oynadıkları oyunu yarıda kesip duvar köşelerine gizlenmeye çalışan çocuklarla karşılaşabilmiş olması güzeldi. Hatta kapı önlerini süpürüp sulayan kadınlar da vardı. Traktörlerine binip tarlalarının yolunu tutan köylüleri unutmamak lazım. İnsan bu hareketliliği görünce akşamı düşünmek dahi istemiyor. Kim inanır ki geceleri burada hayatın insanlar için son bulduğuna. Koskoca bir mezarlık gibi. Bütün bunları görmesi kendisini sevindirmişti ama asıl merak ettiği şey rüyasına bile giren kadındı. Aslında sakin bir kafayla tahmin yürütmek kolaydı. Her köyün bir delisi olurdu ve bu köyün delisi yüksek ihtimal dün akşam gördüğü kadındı. Bu gayet normal bir durumdu hatta o kar normaldi ki birçok yazar romanlarında mutlaka yer vermişti bu delilere. Genç öğretmen nedense çok derin bir arzuyla bu kadını tekrar görme hatta kendisiyle konuşma isteğine sahipti. Ama bu isteğin ne zaman karşılık bulacağını henüz bilmiyordu.

Kahvaltısını yaptıktan sonra köyü gezmek için dışarı çıkmıştı. Hava oldukça sıcaktı. Kulağında kulaklıkla Farid Farjad dinliyordu: Golha. Ufak bir tepecik vardı köyün çıkışına yakın. Uzaktan tepenin üzerinde birinin olduğunu görebiliyordu. Tepeyle arasındaki mesafe kısalınca gördüğü kişinin dün akşamki kadına benzediğini fark etmişti. Evet oydu. Saçıyla, ceketiyle her şeyiyle oydu. Heyecanlaşmıştı. Cesaretini toplayıp kadına doğru yürümeye başlarken sabah ekmek aldığı ve kısa bir hoş geldin sohbeti ettiği bakkalın motosikletle gelip yanına durmasına şaşırdı. Adam durduktan sonra hiç vakit kaybetmeden “ Hoca hanım ben derim ki hiç bulaşmayın o kadına.  Allah’ın gariban bir delisi ama ne yapacağı bilinmez. Hep gelir bu tepede durup toprağı eşeleyen tavukları izler durur. Çok sever herhalde. Bakmayın onlara katil dediğine,” der. Genç kadın adamın bütün bunları bir çırpıda söylemesine ve kendisinin o kadınla konuşacağını anlamasına şaşırmıştı biraz. Adama dönüp “ Düşünceli uyarınız için teşekkür ederim,” dedi. “Sen bilirsin artık hoca hanım,” deyip uzaklaştı bakkal. O uzaklaşırken motosikletin ardından bıraktığı dumandan yoğun yanık bir benzin kokusu gelmişti. Genç kadın yüzünü kokunun geldiği yönden tekrar tepeye çevirdi. Bakkalla konuşurken çıkarmış olduğu kulaklığı yeniden takıp tepedeki kadını izlemeye karar verdi. Bir süre izledikten sonra içinden bir ses “Hadi git, git, git,” diye çekiştiriyordu sanki kendisini. Daha fazla dayanamayıp tepeye kadının yanına vardı.

Devamı gelecek…

*Nazif Çiftçi: Abant İzzet Baysal Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Mezunu, bir süredir edebi metinler üzerinde çalışıyor.

Bunları da beğenebilirsin
1 yorum
  1. Dilşah diyor

    Öykü çok güzel gerçekten. Yazarı kim acaba herhangi bir bilgi göremedim hakkında.

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.